3 Ekim 2014 Cuma

Klasik Modernizmde Kurana yaklaşımlar Seyid Ahmed Han bölümü özeti

Klasik modernizmde Kuran’a yaklaşımlar, Doç Dr İsmail Albayrak, Ensar Yayınları, 1.baskısı Mayıs 2004’te yapılmış, toplam 266 sayfa, Kitap 5 bölümden müteşekkil, müellif Avustralya’da çalışma hayatına devam etmektedir.  

KLASİK MODERNİZMDE KURAN’A YAKLAŞIMLAR

II. Bölüm: Seyyid Ahmed Han’ın Kuran ve Tefsirle İlgili Genel Yaklaşımları:
Müellif, Seyyid Ahmed Han’ın tefsire müteallik fikirlerine geçmeden önce, Hindistan’a İslam’ın girişi hakkında bazı bilgiler vermektedir. Hindistan İslam tarihinde ister jeopolitik cihetiyle olsun, ister kadim bir medeniyete sahip olması yönüyle olsun önemli bir yer tutmaktadır. Hindistan ile ilgilenmeler Hz Osman ve Hz Ali döneminde başladığı fakat ilk seferin Velid zamanında yapıldığı bilinmektedir. Daha sonraki yıllarda, bölgede bir Türk devleti olan Gazneliler hâkim olmuştur. Gazneliler’den sonra Ekber Şah bu yarımadaya hâkim olmuş ve eklektik bir din anlayışını Hindistan’a getirmeye çalışmıştır. Ekber Şah’tan sonra yerine oğlu Cihangir Şah geçmiştir. Bu yıllardan sonra, bu ülkedeki Müslüman egemenliği her geçen gün biraz daha zayıflamaya başlamıştır. 31 Ekim 1601’de, bölgeye Doğu Hindistan Şirketi ile giren İngilizler uzun zaman bölgenin kaderinde rol oynamışlardır. Koloni faaliyetleriyle maddi yönden son derece güçlenen İngilizler, aynı zamanda fakir bölgelerden kendi seçtikleri istidatlı çocukları da okutarak gelecekteki gönüllü kültür ateşelerini yetiştirmişlerdir. İngilizlerin açtıkları okullara bölge Müslümanları çok fazla itibar etmemiştir. 1835-70 yılları arasında yapılan bir istatistiğe göre Müslümanların Hindulara oranı 1/70 idi. Yani devlet müesseselerindeki Hindu hâkimiyeti bu kadar aşikârdı.
a) Seyyid Ahmed Han’ın Hayatı:
19.asırda Hindistan’da yetişen ve modernizmin önemli temsilcilerinden olanlardan birisi de Seyyid Ahmed Handır. Kendisi hakkında müspet ve menfi olarak birçok şey söylenmiştir. O, kimilerine göre bir müceddid, müçtehid, Hint kıtasının maküs tarihini değiştirebilecek bir lider, kimilerine göre ise, Sünni İslam’ın düşmanı, Vehhabi, Neo-Mutezile, Materyalist, Deccal ve hatta bir ateisttir. Ahmed Han, 17 Ekim 1817’de Delhi’de doğmuştur. Babası Seyyid Muhammed Handır. Neseben Hz Hüseyin yoluyla Efendimize dayanması sebebiyle kendisine seyyid denilmiştir. Klasik dersleri annesinden almış olan Seyyid Ahmed Han, daha sonra da dayısından aldığı geometri ve edebiyat dersleriyle tedrisatına devam etmiştir. Mesleki hayatına amcasının yanında stajyer hâkimlikle başlayan Ahmed Han, daha sonra Bicnor’a yüksek hâkim olarak atanır ve ömrünün sonuna kadar bu vazifeyi ifa eder.
Müellif Ahmed Han’ın ömrünü dört ana bölüme ayırmaktadır. Telif hayatının ilk yıllarında daha ziyade klasik çerçevede eserler vermiştir. Bunlar arasında Delhi’nin abide ve tarihi eserlerini anlatan Asâr-ı Sanâdid’i ve Hindistan’da Timur’dan Zafer Şah’a kadar sultanlık yapanların isimlerini ihtiva eden Câm-i Cem’ini misal olarak verebiliriz. Ayrıca o, Efendimizin hayatını ve mucizelerini anlatan Cilalü’l Kulüb bi-Zikri’l-Mahbub isimli bir eser de telif etmiştir. Seyyid Ahmed Han aynı zamanda matematik ve kozmoloji alanında da çeviriler yaparak bu alanlara olan iştiyakını da ortaya koymuştur. Hindistan’daki Müslümanların durumlarından son derece rahatsız olan Seyyid Ahmed, İbni Teymiye ve Şah Veliyyullah’tan tevarüs ettiği tecdid ve ıslah hareketlerine de değinerek Râh-ı Sünnet ve Redd-i Bidat isimli eserini yazmıştır. Bu eserinde üzerinde vurgu yaptığı temel konu, Müslümanların kelam anlayışlarını yeniden gözden geçirmelerinin lüzumu olmuştur. Ahmed Han’ın üzerinde durduğu ikinci konu ise, Müslümanların taklitten kurtulup içtihad müessesesini işler hale getirmelerinin gerekliliği olmuştur. Ahmed Han klasik İslam âlimlerinin görüşlerini sorgusuz sualsiz kabul etmenin kör bir taklit olduğunu, içtihad müessesesinin işletilmesinin de Müslümanların en temel hakları olduğunu dile getirmiştir. Ahmed Han’a göre, Müslüman toplumlarda gelenek ve sosyal alışkanlıklar iç içedir ve bu da ancak Protestan reformistlerin yaptığı gibi bazı dini sorunların tartışılmasıyla giderilebilir. Ahmed Han bu sorunların devrin müçtehitlerinin içtihatlarıyla giderilebileceğini söylemiştir. Çözüm tekliflerine devam eden Ahmed Han, başka bir yol adına da, İslami düşüncenin Batı’daki ilmi gelişmelerle arasını telif etmesi gerektiğini ifade etmiştir.
İslami düşüncenin Batı medeniyeti ile telif edilmesi gerektiğine inanan Ahmed Han, Müslümanların Hindistan’daki gelecekleri adına İngilizlerin yanında yer almaları gerektiğine inanmış ve bu istikamette hareket etmiştir. 1857 Mayısında Hint yarımadasındaki Müslümanlar ve Hindular İngilizlere karşı ayaklanmış ve Delhi’yi 1857 Eylül’üne kadar istirdat etmişlerdir. Bu istirdat sırasında bazı İngiliz askerlerinin hayatlarını kurtarmış ve bu tutumuyla da kendisini Hint Nişanı (Star of İndia) verilmiştir. Yazara göre, Seyyid Ahmed Han Hindistan’daki İngiliz idaresini dünyanın hiç görmediği bir fenomen olarak tasvir etmiştir.
Ahmed Han’ın bir sonraki dönemini politik sadakat olarak ele alan yazar, onu anlatmaya şöyle devam etmektedir. 1859-70 yılları arasında İngilizlerin gönlünü almaya çalışan Ahmed Han, görevi icabı Hint Müslümanlarının eğitim ve içtimai hayattaki birtakım müşkülleriyle de hem dem olmuştur. Yazarın İngilizlere politik sadakat dönemi dediği bu dönemde, Seyyid Ahmed Han’ın Kuran tefsirlerinden önce İncil tefsirleri yazdığından bahsetmektedir. Yazara göre, Ahmed Han Hindistan’daki misyoner faaliyetlerinin önüne geçme adına yapılacak ilk iş olarak ehl-i kitap kaynaklarının incelenmesi gerektiğine inanıyordu. Bu düşüncesini gerçekleştirme adına da, Ahmed Han, İncilleri Kuranî terminolojiyle tefsir ediyor ve hadis tenkidinde kullanan yöntemleri kullanıyordu. Seyyid Ahmed Han birkaç metin dışında bugünkü Hıristiyan âleminin kutsal kabul ettiği İncillerin orijinal olduğunu kabulleniyor ve böyle düşünmesinin temelinde de mevcut İncillerin ve Tevrat’ın Kuran’ın hak ve son kitap olduğuna birer delil ve şahit oldukları fikri yatıyordu. O, Kitab-ı Mukaddes’in vahiy olduğuna inanıyor fakat Kuran’ın onlara ilaveten lafızlarının da vahiy mahsulü olduğunu ifade ediyordu.  
Müellife göre, Seyyid Ahmed Han, Kitab-ı Mukaddes’in ilk Müslüman müfessiri olduğundan Kitab-ı Mukaddes çerçevesindeki birtakım sorulara cevap vermesi gerekmektedir. Bunların başında da teslis problemi gelmektedir. Özetle, Ahmed Han’a göre, teslis problemi tamamen İncillerin yanlış yorumlamasından kaynaklanmaktadır. Ahmed Han Kitab-ı Mukaddes’in yanlış yorumlandığını iddia etmesi sebebiyle Hıristiyan âlemini, bunun yanında İslam’daki klasik tahrif anlayışını da reddetmesiyle dindaşları olan Müslümanları tatmin edememiştir. Yazara göre, Ahmed Han’ın böyle bir mülahazaya sahip olmasının temelinde, Hıristiyanlığı ve İslamiyeti ateizme karşı koruma gayreti gelmektedir.
Kompleks hayatına devam eden Ahmed Han, 1859 yılında 42 yaşındayken hanımını kaybetmiş ve aynı yıl 17 ay süren İngiltere seyahatine iki oğluyla beraber çıkmıştır. Hizmetine ciddi anlamda ihtimam gösterilen Ahmed Han için bu gezi ve sonrası, artık onun hayatının üçüncü dönemini oluşturmaktadır. Bu dönemden sonra artık o, İngilizlerin sadık bir bendesi olmuş ve her türlü Pan-İslamist mülahazalara karşı çıkmış ve politik hayatta İngilizlere bağlılığın bir realite olduğuna inanmıştır. Hilafet konusundaki mülahazaları ise yine Pan-İslamist hakkındaki düşüncesine paralellik arz etmektedir. Ona göre, Hilafet müessesesi Efendimizin akabinden gelen Hulafa-i Raşidin ile bitmiştir. Dolayısıyla, II. Abdülhamid sadece kendi ülkesine, Osmanlı Devletine hükmedebilir. Bu düşünce ise, ne Hindistan Müslümanlarına, ne oradaki Hindulara ne de Devleti Aliye’ye yaramıştır, sadece İngiliz politikalarına hizmet etmiştir. 1886-98 yılları arasında Hint kıtasındaki Müslümanların eğitim problemleriyle meşgul olmuş, farklı organizasyonlar tertip ederek Müslümanların ilmi faaliyetlere katılmasına zemin hazırlamaya çalışmıştır. Bir ara Hindularla beraber İngiliz idaresine başkaldıran Müslümanların yanlış yaptığını her yerde vurgulamış ve bunun neticesinde İngiliz Devletinden başka bir sadakat nişanesi almıştır. O bütün bunları Müslümanların eğitimi için İngilizlerle iyi geçinmenin şart olduğuna inandığı için yapmıştır. (62)
b) Ahmed Han’ın Kuran ve Tefsire Müteallik Mülahazaları:
Yazara göre Ahmed Han, Kuran’ı bizim anladığımız manada ayet ayet, süre süre değil makalelerinden oluşan koleksiyonlarla tefsir etmeye çalışmıştır. Onun en önemli eserlerinden birisi Ta-ha süresine kadar yaptığı tefsir çalışmasıdır. Ahmed Han bu tefsirinde, döneminin şartlarına göre kendisine önemli gelen ayetleri tefsir etmiştir. Mesela Bakara Süresinin yarısına yakınını tefsir eden Ahmed Han, Nisa süresinden sadece 3 ve 24.ayetleri tefsir etmiştir. Ahmed Han’ın üzerinde durduğu ayet-i kerimeler genelde onun kanun-u fıtrat düsturuna muhalif gördüğü ve Kuran’ın cihat mevzuunu ele aldığı yerlerdir. Klasik tefsir usulü hakkında hayal kırıklığı yaşadığını her fırsatta dile getiren


Ahmed Han, Tahrir isimli kitabında kendi usülünü şöyle sıralamaktadır:

1) İhlâs süresini klasik tefsirlerde gördüğümüz şekilde tefsir ettikten sonra, “mevcudatın yaratılışında Allah’ın ilk sebep olduğunu” kaydetmektedir ki, bu, onun bazı İslam filozoflarının kabul ettiği sudur nazariyesini benimsediğini gösterir. Yazara göre, Fazlurrahman, Ahmed Han’ın bu görüşünü İslam’ın yeniden formüle edilmesinden ziyade Batı akılcılığı formatında İslam’ı kendi düşünceleriyle yorumlamak şeklinde ele almaktadır.

2) Sünnetin vahiy mahsulü olduğunu kabul etmediği anlaşılmaktadır.

3) Ahmed Han’a göre Kuran, lafız ve mana itibariyle kelamullahtır. Ayet-i Kerimede geçen Ruhul Emin ifadesini Efendimize ihsan edilmiş bir meleke-i nübüvvet olarak değerlendirmekte, buradan da Cenabı Hakk’ın Kuran’ı doğrudan Efendimizin kalbine lafız ve mana olarak araya bir vasıta koymadan tenzil buyurduğunu ifade etmektedir. Bundan da, Cebrail as’ın vahiy getirme rolünü kabul etmediği anlaşılmaktadır. Ona göre, Cebrail as elçi bir melek değil, peygamberlerdeki nübüvvet tabiatıdır. Ahmed Han’a göre peygamberlik Hatemü’l-Enbiya olan Efendimiz sav ile hitama ermiştir fakat her insan hatta her canlı peygamberlik tabiatına sahiptir.
Kuran’da geçen “Biz arıya vahyettik” ayetini de bu fikrine delil olarak göstermektedir.
Ona göre, Katoliklerden ayrılan Luther ve Calvin’de de bu tabiat mevcut olduğu için onlar reform faaliyetlerine girişmiştir. Müellife göre, bu fikrinde ısrar eden Ahmed Han Efendimizin sav “Ümmetimin âlimleri beni İsrail’in nebileri gibidir” hadisini başka bir delil olarak ifade etmektedir. 

4) Tarihselci anlayışın karşısında olduğu görülmektedir. 

5) Cenab-ı Hakk’ın zati ve subuti sıfatlarını olduğu gibi kabul etmekle beraber bunların tamamen kavranılmalarının insan idrakini aşacağını belirtmektedir. Ahmed Han sıfatlar konusundaki tartışmalara girmemiştir.

6) Ahmed Han’a göre, Allah’ın kavli ve fiili olmak üzere iki tane vaadi vardır ve Allah bunların dışına çıkmaz. Tabiat kanunları Allah’ın fiili vaatlerine misal teşkil etmektedir. Bu cümleden, Ahmed Han, mucizelerin fiili vaatlerin dışına çıkmak anlamına geldiğinden mucizeleri kabul etmediğini söylemektedir. 

7) Kuran’da neshin mevcudiyetini kabul etmediği gibi neshe dair en ufak emare de yoktur demektedir. Bakara süresindeki ayetin de İslam öncesi hukuk ya da dinlerle alakalı olduğunu ifade etmektedir. Neshi kabul etmekle Kuran’ın şairlerin not defterine benzeyeceğini dile getirmektedir. 

8) Kuran’daki birçok konuyu ele alırken kanun-u fıtrat dediği tabilik ilkesine göre değerlendirmektedir. Bu cümleden, faiz konusunda net bir görüş ortaya koymamaktadır. Ona göre fakir insanlardan faiz almak haramdır fakat aynı insanların hayatlarını daha konforlu hale getirmek için faiz para almaları haram değildir. 

9) Bu madde adeta Ahmed Han’ın ismiyle özdeşleşmiştir. Ona göre, Allah’ın akvali ile efali arasında uyum şarttır. Şayet kelam fiille uyuşmazsa, bu Allah kelamı olamaz. Ahmed Han’a göre, Kuran hiçbir zaman tabiat ilimleriyle çelişmez. Ne var ki buradan Kuran’ın mı kıstas olduğu yoksa tabiat ilimlerinin mi mikyas olduğu tam olarak anlaşılamamıştır. Ahmed Han Hz İbrahim as’ın büyüklüğünü izah ettiği bir yerde, onun tabiattaki eşyayı sorgulayarak Cenabı Hakk’ı bulmasından bahsetmektedir. Ahmed Han Ahdi Atik’teki Peygamber kıssalarını “akıl dışı ve tabiat kanunlarına zıt bir takım ifadeler” olarak tavsif etmektedir. Aynı anlatımların Kuran’da da mevcut olduğunu ifade ettiği başka bir yerde,  devamla “Kuran’ın bu konuları anlatırken kullandığı üslubun her bir kelimesi çok tabiidir ve tabiat kanunlarına muhalif herhangi bir şey de yoktur” demektedir.
Birçok meseleye kanun-u fıtrat ile bakan Ahmed Han,
Kuran’da geçen Yunus as ile balık arasında geçen hikâyeye zorlama yorumlar getirmiştir.
Ahmed Han İbrahim as’ın ateşe atılmasıyla
Hz İsa as’ın babasız bir şekilde dünyaya gelmesinde zorlama yorumlara girmiş

ve bu konularda kesin bir delilin olmadığını öne sürmüştür.
Ona göre, bu ayetleri âlim zatlar da cahil insanlar da tefsir etmiştir ve bu da Kuran’ın en büyük mucizesidir.    

c) Netice:
Ahmed Han Tahrir isimli eserinde tefsir ile alakalı düşüncelerini ifade etmiştir. Bu kitabında o, Hz Peygamberin sav ve sahabenin tefsirdeki rolüne, muhkem-müteşabih konularına yer vermemiştir. Onun en çok üzerinde durduğu mesele, tabiat ilimleriyle Kuran’ın örtüşmesi gerektiği fikridir. Ahmed Han modern ilimlerin talim ve tedrisatı ve eğitim dilinin İngilizce olmasıyla âlem-i İslam’ın bütün problemleri hallolacaktır demektedir. Ahmed Han her ne kadar kendine göre bazı tefsir usulü kaideleri ortaya koymuşsa da, zaman zaman zorlama yorumlarla bu kaidelerin dışına çıkmıştır. Müslümanların eğitim faaliyetlerine önem veren Ahmed Han İngilizlerle yakın dirsek temasında bulunmuş, bu da, onun eğitim hizmetlerini gölgelemiştir. Ahmed Han’ın bazı detaylar üzerinde ısrar etmesi onun sık sık Sünni camia tarafından tenkit edilmesine sebep olmuştur. Her insan zamanının çocuğudur düsturuyla, Ahmed Han da kendi zamanındaki Müslümanların problemlerine çözüm yolları ortaya koymuştur. Ona göre, devrinin Müslümanlarının başka bir problemi de Efendimizin sav dini ve dünyevi yönlerinin tam olarak Müslümanlarca tefrik edilememesidir. Ona göre, aynı taksim Kuran için de söz konusudur. Netice itibariyle o, bölge uleması tarafından hazmedilememiştir. Bölge insanı onun açtığı talim ve terbiye yuvalarına fazla rağbet etmeyip diğer İslami cemaatlerin mekteplerine çocuklarını göndermiştir. 81

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder