3 Ekim 2014 Cuma

Seyid Ahmed Han bazı örnekler

Hindistan'da Sir Seyyid Ahmed Han tarafından başlatılan “Modernist Akım” Mevlevî Ali, Abdullah Cekralevî, Mevlana Eslem Celraceburî ve nihayet Gulam Ahmed Pervez tarafından devam ettirilmiştir. Seyyid Ahmet Han’ın, İslami düşüncenin berraklaştırılma iddiası ve Kur'an'a yaklaşımı ise ana hatlarıyla şöyledir: İslam'ı uzun tarihi boyunca biriktirmiş olduğu geleneksel bozulmalardan ayırt edilmiş olarak, kendi ölçütlerine ve Kur'an'ın akılcı bir yeniden yorumlanması temeli üzerine yorumlamak.
Seyyid Ahmed Han kendi tefsir yöntemi için on beş ilkeye dayanan bir taslak sunar.
Bu on beş ilkeden çıkarttığı sonuç ise vahy ve tabiat kanunlarının özdeş olduğudur.
Nesh gibi, bazı tarihi rivayetleri değerlendirme gibi bazı konularda tarihi "rey ekolü"nün tesbitlerini gündeme getirse de bu eleştirileri ve tanımlamaları, İslami hayata uyarlayacak pratik bir kaygıdan değil, rasyonalistler karşısında şirin görünme tutumundan kaynaklanan bir çabanın eseri olarak ortaya koyar. Zira tarihi kültürü sorgulaması O'nu hiç bir zaman tevhid ve adaleti toplumsal hayatta hâkim kılma, zulme ve şirke karşı çıkma eylemine yöneltmez. Rasyonalist eğilimi onu, aklını çoğu zaman Kur'an çerçevesini zorlayan bir akılcılığa da iter. Örneğin; mucize ve kıssalara yaklaşımında çoğu zaman spekülatif aklîleştirme çabalarına rastlanır.
 Kur'an verilerini rasyonalize etmenin, yani insan aklını metnin anla­şılmasında yegâne kriter olarak ortaya koymanın öncülüğünü yapan Seyyid Ahmed Han, anlaşılmasında insan aklının sıkıntı çektiği ayetlerle ilgili olarak üçlü bir yolun izlenmesi başka bir ifadeyle içine düşülen yorum çıkmazından üçlü bir çıkış imkânı aramaktadır:
1.Ayetlerin leksiyografik (sözlük anlamıyla ilgili) kullanımını ön plana çıkarmak,
2.Ayetlerin psikolojik olaylar olarak yorumlanması,
3.Ayetleri tabiata indirgeme.
Konunun anlaşılması için Seyyid Ahmed Han’ın tefsirinden iki örnek verelim: Yunus’la (as) ilgili Saffat sûresi 140-8. ayetlerinin yorumunda özetle şöyle der: "Kur'an'da balığın Yunus'u yut­tuğuna dair açık bir metin yoktur. Zira Kur’an’da ibtela'a (yutmak) kelimesi değil iltekama(فَالْتَقَمَهُ) (ağıza almak) kelimesi kullanılmaktadır.


Hz. Musa’nın Kızıl Deniz’i mucizevî geçişiyle ilgili olarak Şuara sûresinin 63.ayetinde şöyle buyrulmaktadır:
Feevhayna ila Musa ani'drib bi'asake'l-bahra fa'nfalaka (فَاَوْحَيْنَا اِلٰى مُوسٰى اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ): Bunun üze­rine Musaya; asân ile denize vur! diye vahyettik. [Vurunca deniz] derhal ya­rıldı [on iki kapı açıldı], her bölük koca bir dağ gibi oldu.” Ahmet Han bu ayetin Kur'an'da anlatılan kıssayı Yahudiler tarafından anlatılan hikâyeyle uyumlu hale getirmek isteyen müfessirlerce hep yanlış yorumlandığını iddia eder. Bu sebeple müfessirler buradaki [ve başka yerlerdeki] daraba kelimesini 'vurmak' anla­mında almışlar ve olağanüstü bir olay olarak yorumlamışlardır. Fakat daraba kelimesi 'vurma' değil, daraba fi'l-ardi (yeryüzünde seyahat etti) ifadesinde olduğu gibi 'gitme' ve 'koşma' anlamlarına gelir. Bu ayetin anlamı şudur: Allah Musa'ya "Yanında bulunanlara dayanarak denizi geç" dedi ve deniz onlar için ayrıştı (zira bulundukları yer sığ bir yerdi) (4)
Seyyid Ahmet Han’ın diğer ilgi çekici bir özelliği de, İngiliz sömürge idâresi yanlısı olmasıdır. 1880 ve 1890'larda şu ifadeleri kullanır: "Bizler İngiliz hükümetine bağlı ve adanmışızdır." "Bizler Sultan Abdülhamit'in tebası değiliz", "Sultan Abdülhamit halife olarak bizim ülkemizde ne ruhsal bir etkiye sahipti, ne de olabilir. O'nun halife sıfatı yalnızca kendi ülkesinde ve egemenliği altında bulunan Müslümanlar üzerinde geçerlidir." S. Ahmed Han'a göre Hindistan Müslümanları yasal olarak harici bir Müslüman halifenin değil, baskıcı olsa bile İngiliz idaresine itaat etmekle yükümlüydüler. Seyyid Ahmet Han, başta Hindistan bağlamında olmak üzere siyaset ve dinin karıştırılmaması gerektiğini iddia etmiştir.(5)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder