Müslüman Körlerin Tanımadığı Babürlü: Seyyid Ahmed Han
• Dirlik •
Makale Yazarı: Kitap-Alıntı -İhsan Eliaçık- Tarih, Gün ve Saat : 24. Şubat 2004 01:28:30:
SEYYÎD AHMED HAN
(1817-1898)
"insanların çoğu kendilerini genel bir eylemle toplumsal kötülüklerden kurtarabileceğine inanır.
Ben öyle düşünmüyorum. Yeniliğin yolu, birlikten değil ihtilaf ve düzensizlikten geçer.
Yenilikçi idealler cesaret ve sabır işidir.
İçinde bulunduğu toplumun alışılagelmiş kalıplarını kırmak yenilikçinin görevidir.
O, bu noktada halkın nefret ve garezine maruz kalacak, fakat sonunda başarıya ulaşacak ve taraftar toplayacaktır. Başlangıçta muhalefetle karşılaşmasına rağmen sonunda velinimet olarak kabul edilecektir."
Seyyid Ahmed Han
"Söylenenleri gözlüklerinin üzerinden süzerek dinledi.
Gençlerin söyledikleri bittikten sonra önce sakalını eliyle kıvırarak kaşımaya başladı. Alnındaki izlerin iyice kırışıp belirgin hâle gelmesinden sinirlendiği anlaşılıyordu. Biraz da göbeğini ovduktan sonra gerinerek şöyle dedi:
- Bunlar modernist mülâhazalardır..."
....
Seyyid Ahmed Han, Cemaleddin Efgani ve Muhammed Abduh'tan beridir, yaklaşık yüz yıldır bu sorulara cevap arayan İslâm'ın çağdaş yenilikçileri hep girişteki küçük aneknotdaki tepkiyle karşılaşmışlardır; "Bunlar modernist mülahazalardır.
Kimi gelenekçilere göre, İslâm'ın Hint alt kıtasındaki bu yenilikçisi İngiliz işbirlikçisidir.
....
Durumu, Seyyid Ahmed Han üzerine araştırmalarıyla tanınan Hindistanlı yazar Hali'nin kelimeleriyle özetleyecek olursak; "Seyyid Ahmed'in, Müslüman yazarların eserlerinde tek tek ortaya konulan ve şimdiye kadar yalnızca ulemanın en bilgilileri tarafından bi¬linen görüşleri, âlim ya da normal vatandaş ayrımı yapmadan, bir defada açıkça ilan etmekten başka bir şey yapmadığı görülür."2
....
Seyyid Ahmed Han'ın hayatı
1232/1817'de Delhi'de seçkin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Seyyid Ahmed'in soyu, babası tarafından otuz altıncı göbekte Hz. Hüseyin'e dayanır. "Seyyid" denilmesi bundandır.(NOT: Bizdeki alevi seyit işine benziyor Aktaranın notu) Atalarının Herat'tan gelip Hindistan'a yerleşmeleri Babürlü Padişahı Şah Cihan dönemine (1628-59) rastlar. Hem baba hem ana tarafından ataları, Babürlü saltanatı yıllarında üst düzey devlet hizmetlerinde bulunmuş kimselerdi.
...
Seyyid Ahmed Han, Binocor'da hâkimlik görevindeyken 1857 bağımsızlık savaşı (Sipahi ayaklanması) patlak verir.
...
"Ünlü ailelerin çoğu ortalıkta gözükmüyordu; onlarınki acı bir hikâye. Kendi sorunlarıma, acılarıma aldırmıyordum. Halkımın dertleriyle müzdariptim. Umutsuzluğa kapıldım. Müslümanların yükselip, eski ihtişamlarını yeniden kazanmalarına dair hiç bir umudum kalmadı. Bu trajedi içine hapsoldum. Müslümanların ızdıraplarına dayanamıyor-dum. Beynimi kemiren acılar, beni vaktinden evvel yaşlandırıyordu. Doğduğum ülkeye veda edip yabancı bir beldeye yerleşmek istedim. Fakat sonradan görevden kaçmayıp, bilâkis halkımla birlikte kalmam ve ya onlarla birlikte bat¬mam veya onlarla birlikte su yüzüne çıkmam gerektiğini anladım."6
...
İşgal öncesinde, gelenekçi eğilimleri ağır basan biriyken işgalden sonra tümden yenilikçi bir sima olarak temayüz eder.
...
O, kanun-u fıtrat dediği tabiat yasasının Allah'ın "fiili ayeti" olduğunu, Kur'an'ın ise Allah'ın "sözlü ayeti" olduğu¬nu düşünmüş ve ikisi arasında çelişki olamayacağını göstermeye çalışmıştır. Böylece Müslümanlar içinde yaşadıkları dünyayı akıl, deney ve gözleme göre anlayacaklar, "Meleğin kanadı değdiği için elma düştü' demiyecekler, "Yer çekimi kuvveti olduğu için elma düştü" diyeceklerdir.
....
. Kur'an'ın mana olarak vahyedilip lâfzın Hz. Peygambere ait olduğu görüşüne karşı çıkar. Şah Veliyyullah'ın Tefhimatu'l-İlahiye'de onun mana olarak vahyedildiği yollu sözlerini esefle karşıladığını belirtir.
...
Onuncu asılda, çok kısa olarak Kur'an'ın hiçbir değişikliğe uğratılmadan günümüze kadar geldiğinden, Onbirinci asılda ise, Kur'an'ın tertibinin nass ile tayin edildiğinden sözeder. Onikinci asıl, Kur'an'da neshin olmadığı hakkındadır. Onüçüncü asılda, Kur'an'ın parça parça indirilmesinin keyfiyeti ve hikmeti üzerinde durulur. Son olarak on-beşinci asılda, Kur'an'ın Allah kelâmı olduğu hâlde insanlar için indirilmiş olması sebebiyle insanların kelâmında bu¬lunan mecaz, temsil, teşbih gibi hususların onda da bulun¬masının normal olduğu ifade edilir. Kur'an'ı doğru anlayabilmek için bunlar iyi bilinmelidir.7
...
Melekler, Allah'ın yarattığı "kuvvetlerden bir kuvvetedir. Meleklerin tasavvur edildiği gibi müstakil varlıklar olduğuna dair Kur'an'da hiç bir delil yoktur. Tam tersi Enbiya Suresi 8. ve 9. ayetleri böyle bir tasavvuru reddetmektedir.10
...
Kur'an'da "Şüphesiz biz insanı yarattık ve nefsinin ona ne vesvese verdiğini biliyoruz"12 ve "Şüphesiz nefis kötülüğü emreder"13 ayetleri bunu teyit eder. Şeytanın bir kuvvet olduğuna Hz. Peygamber'in "Şeytan insanın içinde kan misali dolaşır" hadisi de işaret eder. Kıssadaki "Adem" avamın ve mollaların anladığı gibi Hz. Adem peygamber değil, "insan türü"dür {nev-i beşer). Nitekim bu manayı teyit eden şu ayet vardır: "Andolsun sizi ev¬velâ yarattık, sonra size suret verdik, sonra da meleklere dedik ki; Adem'e secde edin! Hemen secde ettiler ancak iblis secde edenlerden olmadı."1^ Ayette "kum" (sizi) lafzıyla insanların tümüne hitap edilmektedir. Şu hâlde Adem, insan türü manasındadır.
...
. "Ademe secde edin" sözünden maksat yüzü koyun kapanmak değil, emir, itaat ve tezelzüldür..
...
Öyle anlaşılıyor ki Seyyid Ahmed Han Adem, kıssasını Kur'anî bir mitoloji olarak anlıyor. Ona göre burada anlatılmak istenen, insanları masalla uyutmak değil âdeta ilâhî kozmik bir mit ile insanlığın varoluş hikâyesini anlamlandırmaktır. Bu kıssada Allah, gerçek olduğu kabul edilsin veya edilmesin, insanlığın dimağında bir "varoluş muhayyilesi" oluşturmak istemektedir.
...
Seyyid Ahmed'in cihad ayetlerini yorumlaması da dikkate değer bir konudur. Ona göre Medine'deki savaşların temelinde daha fazla toprak elde etme ve gayri müslimleri zorla İslâm'a getirme gibi bir gaye yoktur. Cihad, sadece "tehdit ve saldırılara" karşı veya "antlaşmayı bozma"' sonucunda, ya da bir bölgede kalan Müslümanlara "dinlerini yaşama fırsatı verilmediği zaman" yapılır. Dolayısıyla cihad, tamamen savunma amaçlı ve emniyeti sağlamaya yöneliktir.
...
Örneğin, Gazneli Mahmut ve Evrengzip Alemgir'in Hindistan'da yaptığı dini baskılar onaylanamaz. Seyyid Ahmed Han, Hz. Peygamber'in devlet başkanı olmasını da "sosyal mecburiyetten" kaynaklandığını söyler.
...
Seyyid Ahmed, "kanun-u fıtrat" ilkesiyle Kur'an'ın diğer bir çok ayetlerini açıklamaya çalışır. O'na göre Miraç Olayı gerçekte olmamıştır. Miraç bir manevî vizyondur. Peygambere ruhî olarak bir takım şeyler gösterilmiştir.20 Keza Hz. İbrahim'in ateşe atılması, kuşların diriltilmesi, yüz yıl uyuma gibi olaylar birer "rü'ya"dır.21
...
Seyyid Ahmed Han'a göre tabiat kanunlarının zıttına bir şeyin olması mümkün değildir. Çünkü tabiat kanunları Allah'ın işi (work of God), Kur'an da Allah'ın sözüdür (word of God). Bu ikisi arasında çelişki olamaz. Her şey sebep-sonuç ilişkileri çerçevesinde cereyan eder.
...
Ne fizik ne de ahlâk alanında ilâhî müdahaleye ihtiyaç yoktur. Allah idrak edilemez. İnsan da dahil tüm yaratılış Allah'ın fiilidir. Kur'an da onun kelâmıdır. Şu hâlde bu ikisi arasında her hangi bir zıtlık söz konusu değildir. Hz. Musa Allah'ı görmeyi diledi, "Beni asla göremeyeceksin, fakat dağa bak" cevabını aldı. Dağa tecelli eden neydi? Elbette ki tabiattı, tabiat kanunlarının bir tezahürüydü. Allah kendisini doğrudan doğruya tecelli ettiremezdi; gösterdiği yol tabiatın yoluydu.
...
Hz. İbrahim, tabiattan Allah'a ulaştı.
...
İçtihat kapısı sonuna kadar açıktır. Ehliyet sahibi her Müslüman, dinî ve sosyal proplemleri, kendi çağına göre yeniden ele alıp yorumlamak zorundadır. Dinin temel değişmez değerleri vardır.
..
25 İslâm dininin en temel değerleri tevhit ve ahlâk üzerine bina olunmuştur. Bu anlamda din ile şeriat ayrıdır. Kemale erdirildiği söylenen şeriat değil, dindir. Şeriat son olmadığına göre, müslümanların problemlerini her çağ ve beldenin kendi ihtiyaçları doğrultusunda ve İslâm'ın temel ahlâkî değerleri ışığında ele almak kaçınılmaz bir vazifedir. Hz. Peygamber'in hadisleri Kur'an ve tabiat ka¬nunlarına uygun olmalıdır. Bu iki kritere uygun olan hadisler kabul edilebilir. Mütevatir hadisin sayısı aslında onu geçmez.
Kur'an'da nesh olayı diye bir şey yoktur.
Şeriatın yorumlanması dört büyük mezheple sınırlandırılamaz, yeni bir başlangıç yapmak için Kur'an'a dönülmelidir. Geçmiş müçtehitlerin hükümleri bütün çağlarda bağlayıcı (icma) hükümler değildir. Sonuçta bunlar beşerî fikirlerdir ve zamanla değişirler.26
....
En üst derecede akla sahip olanlar Şah Veliyyullah'ın mufhimun dediği insanların liderleri ve rehberleridir. Bu liderler ve önderler insan hayatının hem dinî hem de dünyevî her alanında görünürler, istisnasız tümü ilâhî aydınlanmaya ve vahye ulaşırlar. Yeni mekanik düzenin bir mucidi, evrenin şimdiye kadar gizli kalmış yönlerini ortaya çıkaran bir kaşif, güzel bir senfoni yazan müzisyen, bunların tümü kendi alanlarında manevî ilhama ulaşmış kişilerdir. Peygamberlerin bunlardan farkı, çalıştıkları alanın farklı olmasıdır. Manevî tabipler olan peygamberlerin ilk ve asıl fonksiyonu insanların manevî ve ahlâkî hayatlarını yeniden düzenlemek¬tir. Peygamberi diğer insanlardan ayıran özellik, peygamberi bir melekeye sahip olmasıdır. Tıpkı çobanın sürüden akıllılığı sayesinde temayüz etmesi gibi. Şu hâlde peygamberlik, çiçekler ve meyveler gibi uygun zamanı bulduğu vakit yeşeren tabiî ve özel bir melekedir.
...
Peygamber, tüm vahiyleri, aracısız doğrudan Allah'tan alır. Cebrail aslında, peygamberi melekenin sembolik ifadesidir.
...
Peygamber, Allah'ın sözsüz ve sessiz konuşmasını duyan kulaktır.
..
Peygamberi meleke, istisnasız tüm insanlarda mevcuttur, ancak aralarında derece farkı vardır. Allah'ın vahyi tüm insanlara açıktır. Hz. Muhammed, ilâhî lütûflar kendisiyle tamamen dağıtıldığı, geriye dağıtılacak bir şey kalmadığı için son dağıtıcı, son peygamberdir.
...
. İnsan bu anlamda hem melektir hem de şeytan.
..
Şeytana verilmiş aynı ilâhî emir, insanın kendisindeki kötü güçleri kontrol edebileceği anlamına gelir; fakat şeytanın Allah'ın emrine isyan etmesi, insandaki temel duygu ve ihtirasların kolaylıkla kontrol altına alınabilecek cinsten şeyler olmadığını delâlet eder. .
İnsan tabiat güçleriyle sınırlandırmış bir irade özgürlüğüne sahiptir. Bu tabiat güçleri insan üzerinde değişik boyutlarda etkili olurlar. Güneşin insan üzerindeki etkisi gibi. Ancak insanda tabiatı kontrol altına alabilecek bir potansiyellik vardır. İnsanın özgürlüğü ile Allah'ın takdiri arasında da bir çelişki yoktur. Bir müneccimin boğulma sonucu bir adamın öleceğini haber vermesi Allah'ın ezeli ilmine örnek gösterilebilir. Sonuçta müneccimin dediği çıkar fakat adamı öldüren müneccim değildir.28
...
Ahirette hem beden hem de ruh birlikte dirileceklerdir.
..
Kur'an'da duyulara hitap edilerek tasvir edilen Cennet ve Cehennem, fertlerin ahiretteki psikolojik durumlarının sembolik ifadeleridir.
..
Duyu üstü şeylerin hakikatini kelimlerle açıklamak, Allah'ın kelimeleriyle olsa bile mümkün değildir.'"30
Görüldüğü gibi İslâm'ın tam bir tabiatçı yorumuyla karşı karşıyayız.
...
Tipik bir Farabi zihniyetiyle karşı karşıya olduğumuz söyleyebiliriz. Seyyid Ahmed, daha açık ve modern kelimeler kullanıyor o kadar. Burada gelenekçi üslûbun buharlaştığı söylenebilir ama nübüvvetin tümden reddedildiği söylenemez.
...
Sonuçta her ikisinde de peygamber Allah'tan vahiy almakta, elimizdeki Kur'an metni Allah'ın kelâmı olmaktadır. Bu vahiy Allah'tan "geliş/iniş/inzal " ile mi yoksa, Allah'a "çıkış/inkişaf/ittisal" ile mi gerçekleşmiştir?
...
Seyyid Ahmed düşüncesi, kendisinden sonra "Ehl-i Kur'an" diye meşhur olan akımın doğmasına neden oldu.
...
Şah Veliyyullah'ın tabiatçı yorumunu temsil eden yenilikçi Ehl-i Kur'an ekolü, Veliyullahî ekolün hadisçi yorumunu temsil eden katı gelenekçi Ehl-İ Hadis ile amansız bir mücadeleye girdi.
..
Ebu'l-Ke-lâm Azad, Şibli Numani ve Mevdudi gibi simalar, bu gelenekçi-yenilikçi çarpışmasında orta yolu bulmaya çalıştılar.
....
3-Efgani pan-İslâmist, Seyyid Ahmed Han pan-Hinduist bir siyasî çizgiyi benimsiyordu. Birisi evrenseli diğeri yereli önceliyordu. Birisi dünya Müslümanlarını, diğeri Hindistanlı Müslümanları öncelikli olarak dert edinmişti.
...
Seyyid Ahmed'e göre sorun çok derinlerdeydi. Asıl İngilizler değil, Hint Müslümanları, neden işgali bir türlü kıramadıkları ve neden bu hâle düştükleri noktasında sorgulanmalıydılar.
...
Öyle görünüyor ki Seyyid Ahmed Han, dünyadan el etek çeken miskin Doğu dinlerinin, Batı'nın soğuk ve rasyonel bilimi karşısında tutunamayacağını görmüştür. "Elma, meleğin kanadı değdiği için düştü." diyen bir zihnin, "Elma, yer çekimi kuvvetinden dolayı düştü." diyen bir zihne daima yenileceğini anlamıştır.
...
Seyyid Ahmed Han, Farabi'nin el-Huruf adlı eserinde Yunan düşüncesi için yaptığını, modern Batı için yapmak ister gibidir.
..
Başka medeniyetlerin incelenmesi, halkların kendi yaratıcılıkları için bir başlangıçtır.31
İslam'ın Yenilikçileri, II.Cilt
Med-Cezir Yayınları
İhsan Eliaçık
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder