3 Ekim 2014 Cuma

SİR SEYYİD AHMED HAN VE ALİGARH HAREKETİ

BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİNDE YENİLİKÇİ BİR RUH;
SİR SEYYİD AHMED HAN VE ALİGARH HAREKETİ
Gülseren Halıcı Özkan*


18. yüzyılın bir kısmı ile 19. yüzyılın çağdaş Hindistan’ın başlangıcı olarak tanımlanır. Bu, ülkenin yalnız kaldığı ve geçmişte uzun süren saldırıların yapıldığı ve sonunda batı ile çok önemli bağlar kurulduğu bir dönemdi. Bu değişiklik çok önemli sonuçlara neden oldu. Hindistan eski bağlantıları kaldırınca çağdaş uygarlığa yöneldi ve hayata geniş ve derin bir şekilde uyum sağladı. Yavaş yavaş eski kurumlar yıkıldı ve yerlerine yenileri kuruldu; ya da bu kurumlar içinde batılı yeni anlayışlar yer aldı.
Hindistan’da politik duygular diğerlerine göre daha sonraları ortaya çıkmıştır. İngiliz tarihini okuyan ve Rousseau, Paine ve Mill’in yazıları hakkında bilgi kazanan genç öğrenciler doğal olarak kendi hükümetlerinin hayallerini kurmaya başladılar. Bu düşüncelerin oluşumunda iki unsurla karşılaşılır1. Birincisi, geçmişin ideallerinin harekete geçirilmesi ve batı materyalizmine karşı bir tepki olarak ortaya konulmasıydı. İkincisi, yerli kültürü batı materyalizmine karşı korumak için ortaya çıkmıştır. Bu her iki unsur yan yana çalışmıştır, birbirini etkilemiştir ve milliyetçilik düşüncesini ortaya koymada büyük rol oynamıştır. Prof. Dodwell’e göre; Hindistan’da milli duygular ayaklanma (1857) ile ortaya çıkmıştı2.
19. yüzyılın ikinci yarısında başlayan ve 20. yüzyılın birinci yarısında hız kazanan Hindistan’daki bağımsızlık hareketleri Müslüman olsun Hindu olsun okumuş Hintlilerin, kafalarında gittikçe gelişen bilinçliğin açık bir sonucudur. Topraklarındaki yabancı İngiliz idaresi onların vatanseverlik duygularını incitiyor ve aynı zamanda, bağımsız bir millet olma yeteneklerini reddediyordu. Bunun sonucu idare edenle idare edilen arasında çıkan çatışma uzun süreçli bir mücadele olmuş; sonunda yenilikçi, ilerici ve vatansever güçler başarıya ulaşmışlardır.
19. yüzyılın ilk yıllarında Hindistan politik anlamda bir kaosa düşmüştü. Müslümanlar, Hindular ve Sikhlerin sürekli çatışmalar ülkede büyük kargaşa yaratmıştı. Hepsi de İngilizlerin kendileri için büyük tehlike arz ettiğini biliyorlardı, ancak bir araya gelemediler. Karşılıklı rekabetleri İngiliz gücünün gelişmesini besledi ve bu şartlar İngilizleri iktidara taşıdı.
Delhi’de Hint-Türk İmparatoru bu perişanlığın kalıntıları arasında hükmünü sürdürmeye çalışıyordu. İmparatora ait otorite sadece geçmişin bir gölgesiydi ve imparator sürekli tahttan indirilme korkusuyla yaşıyordu. Aurangzeb’in (1658-1707) ölümünden sonra sağları idare mekanizmanın çöküşü Hint-Türk İmparatorluğu’nun çözülmesine yol açmıştı. İngilizler artık yıllarca sürdükleri siyasi, sosyal, kültürel ve dini faaliyetlerinin sonuçlarını almışlar ve Hindistan’da tek söz sahibi durumuna gelmişlerdi.
Müslümanlar Hıristiyanlaştırılma korkusuyla batı eğitiminden uzak duruyorlardı. Dr. Tara Chand’a göre; Müslümanların zihinleri orta çağa ait inanışlara gömülmüştü ve onlar batıdan gelecek saldırılara karşı koymaya hazırlıklı değillerdi3. Mektep ve medreselere sadakatle bağlı kalarak batı eğitimini tamamen gözardı ettiler. Öte yandan Hindular Raja Ram Mohan Roy’un (1772-1833) liderliğinde batı eğitim ve öğrenimine uyum sağlamışlardır. Hint Rönesansının haklı olarak öncüsü sayılan Roy4, eski ve modern bilgilerin uzlaşmasının temsilciliğini yaptı.
Bu durumda İngilizler Hinduları kendilerin daha yakın buldular, bilinçli olarak Hindulardan yana bir politika izlediler ve iki toplumun arasını açtılar. Sir William Hunter’ın; “kendi sundukları eğitim sisteminin Hinduları yüzyılların uykusundan uyandırdığı milli hislerini canlandırdığı, geleneklere karşı getirdiği ve Müslüman dinine nefret ettirdiği”5 sözleri de bunu doğrulamaktadır.
19. yüzyılın ikinci yarısı geçtikten sonra İngiliz ordusunda savaşmak üzere tutulmuş Hintli askerler arasındaki hoşnutsuzluklar artmaya başlamıştı. İngiliz ordusundaki Müslümanlar  yabancı idarecilerin sinsi ve hainci usullerle dinlerini de değiştirmelerinden korkuyorlardı. Bu endişe yavaş yavaş patlama noktasına gelmişti. Müslüman askerler 1857 yılında İngiliz idarecilere karşı  bağımsızlık mücadelesine başladılar. Müslümanlar arasında idrak sahibi olanlar kurnaz ve kuvvetli İngilizler karşısında böyle bir ayaklanmanın başarı şansının az olduğunu anlamışlardı. Bunlar ayaklanmanın başarı kazanması için askerleri sessizce desteklemekteydiler,ancak bu ayaklanma İngilizlerin başarısıyla sonuçlandı ve en büyük zararı da Müslümanlar gördü.
İsyanın başarısızlığa uğraması pek çok cana mâl olduğu gibi Hindistan’daki bütün Müslümanların İngiliz idarecilerin gazabını üzerlerine çekmesine sebep oldu. Her Müslümanı kuvvetli bir düşman olarak gören yabancı idareciler tarafından atalarında kalma arazi ve evlerinin müsadere edilmesi sonucu bir çok varlıklı aileler bir gece içinde bir kuruşa muhtaç duruma getirildiler. Ünlü Urdu şairi Mirza Galib (1797-1869), arkadaşlarından birine şöyle yazmıştır6; “Bunu bir mübalağa sanmayın; zengini, fakiri hepsi mahvoldu. Kalanlar da kovuldu. Toprak sahipleri, emekliler, asiller, edebiyatçılar, her birine Delhi’de  rastlamadı. Ayrıntıları yazmaktan korkuyorum.”
Bir kısım yerli halkla işbirliği yapmaksızın hiçbir yabancı kuvvetin idaresini sürdüremeyeceğini çok iyi bilen İngilizler Müslümanları bir tarafa iterek Hinduları hoşnut edecek eğitim-öğretim ve idare politikası üzerinde çalışmaya başlamışlardı. Bununla ilgili olarak H.T. Lambrick şöyle yazmaktadır7; “Müslümanlara Britanya ve Hindistanlığın tabi düşmanı olarak bakılmaktaydı.”
1857 ayaklanması sadece bir toplumun ayaklanması değildi; aksine eski ve yeni değerlerin, farklı kültürellerin, farklı siyasi sistemlerin çarpışmasıydı. Bu çatışma Hint yarımadasında pek çok değerin alt üst olmasını beraberinde getirdi. Edebiyatçılar ve aydın kesim bu sosyal kültürel sarsıntıyı en iyi hissedenlerdi. Toplumsal değerler modern dünyaya ayak uyduracak şekilde değişmek zorundaydı. Dolayısıyla yeni düşünce tarzları, yeni eğitimler doğmaya başladı.
Müslümanlar yenilginin sonuçlarını çok acı şekilde çekiyorlardı. Bu durum hakkında Sir W.W. Hunter şöyle yazmıştır8; “Şimdi Kalküta’da Müslümanların kapıcılık, odacılık, mürekkep doldurma ve kalem tamiri dışında daha iyi bir iş bulabilme imkânları hakikaten çok azalmıştır.” Müslümanların bu durumuna karşın İngilizlerin zaferi Hinduları hiç etkilememişti. Bütün Hindistan Kongresi’nin entelektüel bir lideri olan Dr. Pattabi Sitaramayya’nın sözleriyle9; “Asiller, bilhassa Müslüman asilzadeleri tamamıyla yok edilmiş ve 1857 senesinde olduğu gibi gelecekte yapılacak bir toplantıya ön ayak olabilecek şöhretli herhangi bir kişi kalmamıştı. İngiliz idaresi bir takdiri ilâhi olarak kabul edilmiş ve Hindistan, milli özelliklerimizden biri olan teslimiyetle sessizliğe kavuşmuştu.”
Müslümanların böylesine zorlukları yaşadıkları o günlerde Seyid Ahmed Han isimli, ileri görüşlü bir kişi dünyaya gelmişti. Ahmed Han okulda olduğu kadar, daima büyük gerilim altında bulunan siyaset hayatında başarılı bir kimseydi. Dindaşlarına karşı derin sevgi ve saygı besleyen Ahmed Han Müslümanların, başarısız ayaklanmadan daha kötü durumlarla karşılaşmaları ihtimalini düşünerek, İngilizlerle açık bir savaşa girmemelerini öğütlemişti. O İngilizleri, Müslümanlara nefretle değil fakat sevgi ve saygı ile davranmaları hususunda ikna etmeye çalıştı; aynı zamanda değişik şartlar içinde ilerleyebilmek için Müslümanlardan zorunlu olan batı öğrenim şeklini içtenlikle benimsemelerini, geçirdikleri son acı tecrübeden faydalanmalarını istedi.
Ahmed Han 1817 yılında Delhi’de doğdu. Muhammed Muttaki’nin oğlu olan Ahmed Han Hint - Türk İmparatorluğuna hizmet etmiş saygın bir aileden geliyordu. Diğer günün gençleri gibi o da zor şartlarda yetişmiş, on dokuz yaşında evlenmiş ve sonraları az çok Arapça, Farsça, matematik ve teoloji konularında bilgi sahibi olmuştu. Ayaklanmadan sonra Müslüman toplumunun çöküşünden öyle rahatsız olmuştu ki Mısır’a göç etmeyi bile plânladı, ancak dindaşlarının daha kötü duruma düşebilecekleri korkusu onu engelledi10. 1838’de babasının ölümünden sonra Doğu Hindistan Şirketi’nin Delhi’deki adliyesinde işe başladı. Bir yıl sonra Agra adliyesine geçti. 1841’de yargıçlık sınavlarında başarılı oldu ve Miyanpuri’de yargıçlık görevine başladı. 1876’da emekli oluncaya dek çeşitli şehirlerde sürdürdü, diğer yandan da eserlerini yayınlamaya başladı. Onun edebi kariyeri 1847’de yazdığı Asar-us-sanadid (Eski Eserler) adlı eseridir. Bu eser, 1864’te Fransızca’ya çevrildikten sonra ona Kraliyet Asya Topluluğu’nun bir üyesi olması şansını sağlamıştı11. Bu eserinde ayaklanmanın nedenlerini analiz etti ve İngilizlerin sert ve haksız politikalarını ortaya koydu12.
Ahmed Han ayaklanmadan sonra üstleneceği çetin görev için hazırlandı. Gerçekleşen ayaklanma onu daha çok kamçılamış ve toplumu için elinden gelenin en iyisini yapması için güç sağlamıştı. Müslümanların politik düşünceleri Ahmed Han’ın himayesi altında yeni bir şekil almaya başlayacaktı. O hem orta sınıfın, hem de toplumun ilerici kesiminin lideriydi. Zamanın ruhunu anlatabilen gerçek duygular içindeydi. O, eğitimin siyasetin kaçınılmaz bir sonucu düşüncesiyle temelinde şu maddeleri içeren bir program izlemeye başladı13.
1-) Batı eğitimini ve bilimini tereddütsüz kabul etmek ve batı tarzında yeni bir eğitim öğrenim kurumu kurmak,
2-) Değişen şartlar doğrultusunda dine ve kutsal kitaplara akılcı bir yorum getirmek,
3-) İdarecilerle Müslümanlar arasındaki uçurumu kapatmak için köprüler oluşturmak.
Ahmed Han hayatını aşağı yukarı dört dönemde yaşadı14. Hayatının ilk yirmi yılı (1817-1837) fazla önemli değildi ve bu yıllar onun gençlik dönemleriydi. Yirminci yılın ikinci bölümü (1837-1857) İngiliz hükümetindeki görevleriyle başladı ve önemli ilerlemeler kaydetti. Edebi faaliyetlere başlayıp önemli birkaç yayını oldu. Tam bu sırada ayaklanma başladı. Sonraki yirmi yılda yani üçüncü dönemde (1857-1877) resmi bir yargıç olarak çalıştı ve tayin edildiği yerlerde bilimsel dernekler kurmak suretiyle eğitim-öğrenimle yakından ilgilenmeye başladı. İngiliz eğitim sistemi hakkında bilgi elde etmek ve aynı yöntemi Hindistan’da uygulamak için Londra’ya gitti. Yirmi yıldan daha az süren dördüncü bölüm (1877-1898) onun eğitsel, siyasi ve dini faaliyetleri konusunda en göze çarpan dönemiydi ki, tüm deneyimlerini dindaşlarına ve vatandaşlarına içtenlikle aktarmak için kullandı. Ona “Sir” ünvanının verildiğin dönemde de bu dönemdi. Edinburg Üniversitesi tarafından ona “L.L.D.” derecesi verildi.
Hükümete vefalı olarak politikacı rolünü Ahmed Han başarıyla oynadı. Bunu dini bir görev olarak görüyordu. Yanında daima liberal görüşlü kişiler olmuştur. Birkaç kere dinsizlik ve her zamanın adamı olmakla suçlanmıştır. Ancak sadece Müslümanların geleceği için çalışmıştır. Bunun için İngiliz hükümetinin yanında olması gerekiyordu15. O Hint Müslümanlarının kendilerini zamanın gerisinde kalmış düşüncelere mahkum eden, muhafazakarlıkları nedeniyle acı çektiklerine inanıyordu. İngiliz öğrenim sistemi yoluyla onları kabuklarından çıkarmak istiyordu. Böylece belli başlı İngilizce eserlerini Urduca’ya çevirmesi için Scientific Society’i (Bilimsel Dernek) kurdu. Bu Hindistan’ı batıya açan Rönesans Devrinin ilk izlenimleriydi16. Bu dernek aynı zamanda nadir ve değerli doğu eserlerinin yayınlanmasıyla da görevlendirildi17. Tarih, felsefe ve sosyo-ekonominin ilerlemek isteyen bir toplum için öğrenilmesini Ahmed Han zorunlu saydı18.
1864’te Ahmed Han Aligarh’a tayin edildiğinde derneğin bürolarını da Aligarh’a yanına nakletti. Dernek onun rehberliğini pek çok önemli İngilizce çalışmanın Urduca çevirilerini yayınladı iki yıl sonra 1866’da dernek Aligarh Institute Gazette (Aligarh Enstitüsü Gazetesi) adlı haftalık bir gazete yayınlamaya başladı19. Sonraları haftada iki defa olmak üzere Ahmed Han yaşadığı sürece yayınlandı20. Gazete; görüşlerini İngiliz hükümeti, Hintlilere de İngiliz idare sistemini sunmayı tasarlamıştı. Eğitsel, sosyal ve siyasi makaleler sürekli bir şekilde bu gazetenin sütunlarında yer alıyordu. Aynı yıl Ahmed Han’a genel vali Lord Lowrence tarafından altın Madalya Macaulay’ın çalışmasının bir nüshası verildi21.
Ahmed Han 1869’da iki oğlu, Seyyid Hamid ve Seyyid Mahmud ile, İngiltere’ye gitti. Oğlu Mahmud’u Cambdirge’ye göndermeye kadar vermişti. Kendisi de Cambdirge ve Oxford Üniversitelerinin sistemlerini incelemek ve geri dönüşünde aynı tarzda bir üniversiteyi Hindistan’da kurmayı planlıyordu. İngiltere’de karşılaştığı Avrupa medeniyeti onu hayrete düşürmüştü. Londra’da ilk olarak “Hindistanlılar” isimli bir makale yazdı22. Sonra Sir William Muir’in “Life of Mohammed (Muhammed’in Hayatı)” adlı eserine cevaben kitapçıklar serisi yayınladı. Eser Urduca olarak da yayınlandı ve Hindistan’da büyük ün kazandı23. On yedi aylık Londra ziyaretinden sonra Hindistan’a geri döndü ve eğitim-öğrenim programını coşkuyla başlattı. Programı genişti ve tüm hayatı kapsıyordu. Kendi içinde bulunduğu toplumu sıkıcı ve renksiz olarak görüyordu ve bu topluma mümkün olduğunca ışık ve güzellik katmaya çalışıyordu.
Ahmed Han’a göre Müslümanların batı eğitim-öğrenimine tepkilerinin ana sebebi dar kafalılıkları,muhafazakârlıklarıydı. O kökten çözüme yönelmesi gerektiğini düşündü, ayrıca Müslüman çocuklara sadece yüksek eğitim ve öğrenim vermek yeterli de değildi; onlara milliyetçilik ve kardeşlik ruhu da aşılanmalıydı.
İngilizlerin Hindistan’da uyguladığı sömürgecilik politikasına karşı Ahmed Han tarafından başlatılan, birçok yazarın yardımıyla gelişen bilinçlenme, eğitim-öğrenim faaliyetleri Aligarh hareketi olarak adlandırılır. Ahmed Han ve arkadaşları toplumu kendi kendine yetebilen, çağdaş bir topluma dönüştürme bilincini sağlamayı amaçlamışlardır. Ahmed Han’ı çalışmalarında; Maulana Hüseyin Azad (1830-1910), Nezir Ahmed (1936-1912), Mehdi Ali Muhsun-ul-Mulk (1937-1907), Altaf Hüseyin Hali (1937-1914), Muştak Hüseyin Vakar-ul-Mulk (1839-1917), Molvi Çarag Ali (1844-1895), Ekber Allahabadi (1846-1921), Şibli Naumani (1857-1914) gibi yazarlar önemli eserler kaleme alarak yalnız bırakmamışlardır ve topluma yararlı olmayı başarmışlardır.
Londra’da bulunduğu günlerde Hindistan’a döndüğünde, 18. yüzyılda yayınlanmış olan Tatler ve Spectator çizgilerinde (Addison ve Steele tarafından yayınlanan)24, düşüncelerini yaymak amacıyla bir dergi yayınlamaya kadar vermişti. Londra’dan arkadaşı Muhsun-ul-Mulk’e plânları hakkında bir mektup yazdı. Farsça olarak “Tehzib-ul-Ahlak” (Ahlak’ın Islahı) ve İngilizce olarak “Social Reformer “ (Sosyal Reformcu) adını verdiği dergiyi yayınlamaya başladı (1870)25. Bu dergi sadece Müslümanların dini ve sosyal yaşamları ile ilgili makaleleri içerecekti26.
İngiltere’den ayrılmadan önce Ahmed Han’ın önemle üstünde durduğu konu batı tarzı öğrenim üzerindeydi, fakat Hindistan’a geri döndüğünde batı öğrenimiyle ile birlikte batı kültürünün de bir ölçüde kabul edilmesine önem verdi. İngiltere’den ayrılmadan önce üç maddelik bir proje getirmişti27:
1-) Müslümanların batı sanatlarını ve ilimlerini öğrenmeye karşı önyargılarını gidermek için gerekli önlemlerin alınması,
2-) Müslümanların batı eğitim ve öğreniminden niçin yararlanmak istemediklerinin incelenmesi,
3-) Hindistan’da bir Müslüman üniversitesi kurmak için yardım toplanması.
Bu çalışmalar onun sadece yapacaklarının bir parçasıydı. 1870 yıllarının sonlarına doğru Ahmed Han batı çizgisinde bir kolej kurma konusunda Müslümanları kendisiyle işbirliği içinde olmaları yolunda teşvik etti. Davasında ısrar ederken o asla Müslümanların doğru eğitim-öğreniminden uzaklaşmaları gerektiğini kastetmedi. Şöyle diyordu28; “Müslümanlar asla Arap dilini öğrenmekten vazgeçmemeliler. Bu dil atalarımızın kutsal dilidir; fakat ekonomik gücümüze ve rahat bir yaşama açılan vasıtalar İngiliz eğitim-öğrenimine bağlıdır. Bizler buna gereken önemi vermeliyiz.”
Bu kolejin projesi Müslümanlara Aligarh Institute Gazette’deki makaleler ile tanıtılmaya başlandı ve 1877 yılında Aligarh’da Mohammeden Anglo-Oriental Collage (Aligarh Koleji)’ni kurdu29. Kolejin sınıfları kısa sürede zengin Müslüman ailelerin çocukları, politik şuura sahip orta sınıfın daha üst kesimine mensup ailelerle daha mütevazı ailelerin çocuklarıyla dolmuştu. Kurmuş olduğu kolej aynı fikir sahiplerinin bir toplanma yeri ve liberalizm ile ilericiliğin bir sembolü olmuştur. Bu kolej Müslümanları, batının genel anlamda uygarlığı ve özelliklede  modern eğitimini kabul etmeleri için ikna etmiş ve yaşamın her alanında Müslümanlık ideolojisini billurlaştırmalarına gerçekten yardımcı olmuştur30.
Ahmed Han kurmuş olduğu bu kolejin bir Müslüman üniversitesi haline getirilmesinin ne kadar gerekli olduğunu biliyordu, fakat hayalleri gerçekleşemeden ölmüştü (1898). Aligarh’da bir Müslüman üniversitesi kurulmasıyla ilgili yarım kalan çalışmalarına Navab Muhsun-ul-Mulk ile Ağa Han31 bıraktığı yerden devan ettiler ve uzun süren çalışmaları sonunda Ahmed Han’ın hayalini gerçekleştirdiler.
Aligarh kolejin kuruluşundan on yıl sonra Ahmed Han farklı yerlerde eğitim konferansları veren ve Müslümanlar arasında Aligarh hareketinin fikirlerini yayan, ülke çapında periyodik tutarlar düzenleyebilecek sağlam bir organizasyon kurulmadıkça, böyle geniş bir ülkede hiçbir plânın tam olarak başarı sağlayamayacağını biliyordu. Bu nedenle “All Indian Muhammadan Education Congress” (Tüm Hint Müslümanları Eğitimi Kongresi) organizasyonunu tesis etti32. 1886’da Molvi Sami-ul-Lah Han’ın başkanlığı altında organizasyonun Aligarh’da ilk toplantısı yapıldı. Aligarh’ın kongrenin merkezi olması ve onun şubelerinin her şehirde açılması teklif edildi. Bu organizasyon öğrenimi yaygın hale getirmek suretiyle Hint Müslümanlarının eğitim-öğrenim ve politik bakımlarından gelişmelerinde en büyük rolü oynamıştır. Daha sonraları kongrenin Allahabad’da yapılan toplantısında isminin “Mohammeden Educational Confrance” (Müslüman Eğitim Konferansı) şekline çevrilmesine karar verildi33.
Aligarh Hint Müslümanlarının politik gelişimleri için sadece bir kolej ve üniversite değil, aynı zamanda yaşamın her kesiminde onların haklarını koruyabilmek için diğerlerinden ayrı olarak, organize olmaları gerektiğini kendilerine hatırlatan bir hareket olmuştur. Öte yandan bu üniversite sayesinde Müslümanlar arasında birçok sosyal, öğretici ve politik liderlerin çıkması gerçekleşebilmiştir. Ahmed Han’ın başlattığı ve Aligarh hareketi olarak adlandırılan bu hareket diğerlerince sürdürülmüş ve Müslümanlığın ilerleme ve gelişmesiyle bir takım müesseseler kurulmuş, konferanslar verilmiştir. Ağa Han şöyle yazmaktadır34. “Günümüz tarihinde üniversite bir ulusun fikri ve ruhi bakımından uyanması ve gelişmesi için bir sıçrama tahtası olarak büyük rol oynamaktadır... Fakat Aligarh’ın dışardan hiçbir yardım görmeksizin tamamen kendi gayretlerimizle kurulmuş olduğunu gururla söyleyebiliriz ve keza, Pakistan’ın hür ve bağımsız bir ulus olarak Aligarh Müslüman Üniversitesi içinde doğduğunu belirtebiliriz.”
Ahmed Han’ın edebiyata verdiği itici güç oldukça etkilidir. Kuzey Hindistan edebiyatında yeni bir çağ başlatmıştır. Temel silahı olan modern eğitimi geçmişin büyüsünü kırmasına yardım etmiş, miras kalmış eski düşüncelere ve otoriteye duyulan korkuya savaş açmış, ortak bir duygu ve başarılı bir sonuç elde etmiştir. Urdu Dili ve Edebiyatı Ahmed Han tarafından Aligarh’da başlatılan bu hareketle ilerleme ve gelişme için büyük bir fırsat yakalamış ve bu fırsattan gerektiği şekilde yararlanarak eski ve yeni arasında ne büyük farklar olduğunu açıkça göstermiştir.
ESERLERİ35:
1-) Cam-ı Cem: Farsça olarak yazdığı bu eserinde Timur’dan başlayarak son İmparator Bahadur Şah’a kadar olan hükümdarların biyografisini kronolojik olarak vermiştir.
2-) Asar-us-Sanadid (Eski Eserler): 1847’de yazdığı bu eseri Urduca’da arkeoloji dalında ilk eseridir. Delhi’nin inşası ile ilgili olarak arkeolojik tarihini yansıtır. 1854’te eserin ikinci baskısı yapılmıştır.
3-) Tarih-i Serkeş-i Bicnur (Bicnur İsyanının Tarihi): Bicnur İsyanına ait bilgilerin bir arada toplandığı bir eserdir. Mayıs 1857’den Nisan 1858’e kadar olan olaylar yazılmıştır.
4-) Tashih-i Ain-i Ekberi (Ain-i Ekberi’nin Düzeltilmesi): 1. cildi 1855’te yayınlanan eserin 2. cildi 1857 ayaklanmasında kaybolmuştur.
5-) Tashih-i Tuzuk-i Cihangiri (Tuzuk-i Cihangiri’nin Düzeltilmesi): Eserin düzeltilmiş nüshası Ahmed Han tarafından ilk olarak Gazipur (1863) ve Aligarh’da (1864) yayınlanmıştır.
6-) Tashih-i Tarih-i Firuz Şahi (Firuz Şahi Tarihi’nin Düzeltilmesi): Bengal Asiatic Society’nin 1861’de bu eserin düzeltilmesini istemesi üzerine Ahmed Han’ın yaptığı çalışmadır. Eserde ayrıntılı bir de önsöz bulunur.
7-) Esbab-ı Bagavat-ı Hind (Hint İsyanının Sebepleri): 1858 ayaklanmasının sebeplerini ortaya koyan bir çalışmadır. İngilizce’ye de çevirisi yapılmıştır.
8-) Kimya-yı Saadet: Gazzali’nin birkaç sayfasının Urduca çevirisidir.
9-) Hutubat-ı Ahmediyye: Sir William Muir’in “Life of Mohammad” adlı eserine itiraz olarak yaptığı çalışmasıdır. Eserin tümünde 17 mektup bulunmaktadır.
10-) Tehzib-ul-Ahlak (Ahlakın Islahı): İngiltere dönüşünde Ahmed Han’ın çıkardığı dergidir (1870).
11-) Aligarh Institute Gazette (Aligart Enstitüsü Gazetesi): 1866’da yayınlanmaya başlamıştır. Biri Urduca, ikinci İngilizce çeviri yayınlayan iki sütunlu bir gazeteydi.
12-) Sefername-yi London (Londra Gezisi): İngiltere dönüşü görüş ve izlenimlerini anlattığı eseridir.
13-) Loyal Muslims of India (Hindistan’ın Sadık Müslümanları): 1860.
14-) Silsilet-ul-Muluk (Hükümdarların Silsilesi): Ahmed Han geçmişte yaşamış hükümdarların biyografisini bu eserinde toplamış ve Cam-ı Cem’in belgelerini de buna eklemiştir.
15-) Tefsir-ul-Kuran (Kuran’ın Tefsiri): Kuran’ın Urduca tercümesi ve tefsiridir. 1877’de yazmaya başlamıştır.
16-) Kelimet-ul-Hak (1849): Mürşidlik ve müridliğin mevcut durumu ile ilgili bilgiler ve tekke geleneklerine itirazları içermektedir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder