BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİNDE YENİLİKÇİ BİR RUH;
SİR SEYYİD AHMED HAN VE ALİGARH HAREKETİ
Gülseren Halıcı Özkan*
18. yüzyılın bir kısmı
ile 19. yüzyılın çağdaş Hindistan’ın başlangıcı olarak tanımlanır. Bu, ülkenin
yalnız kaldığı ve geçmişte uzun süren saldırıların yapıldığı ve sonunda batı
ile çok önemli bağlar kurulduğu bir dönemdi. Bu değişiklik çok önemli sonuçlara
neden oldu. Hindistan eski bağlantıları kaldırınca çağdaş uygarlığa yöneldi ve
hayata geniş ve derin bir şekilde uyum sağladı. Yavaş yavaş eski kurumlar
yıkıldı ve yerlerine yenileri kuruldu; ya da bu kurumlar içinde batılı yeni
anlayışlar yer aldı.
Hindistan’da politik
duygular diğerlerine göre daha sonraları ortaya çıkmıştır. İngiliz tarihini
okuyan ve Rousseau, Paine ve Mill’in yazıları hakkında bilgi kazanan genç
öğrenciler doğal olarak kendi hükümetlerinin hayallerini kurmaya başladılar. Bu
düşüncelerin oluşumunda iki unsurla karşılaşılır1.
Birincisi, geçmişin ideallerinin harekete geçirilmesi ve batı materyalizmine
karşı bir tepki olarak ortaya konulmasıydı. İkincisi, yerli kültürü batı materyalizmine
karşı korumak için ortaya çıkmıştır. Bu her iki unsur yan yana çalışmıştır,
birbirini etkilemiştir ve milliyetçilik düşüncesini ortaya koymada büyük rol
oynamıştır. Prof. Dodwell’e göre; Hindistan’da milli duygular ayaklanma (1857)
ile ortaya çıkmıştı2.
19. yüzyılın ikinci
yarısında başlayan ve 20. yüzyılın birinci yarısında hız kazanan Hindistan’daki
bağımsızlık hareketleri Müslüman olsun Hindu olsun okumuş Hintlilerin,
kafalarında gittikçe gelişen bilinçliğin açık bir sonucudur. Topraklarındaki
yabancı İngiliz idaresi onların vatanseverlik duygularını incitiyor ve aynı
zamanda, bağımsız bir millet olma yeteneklerini reddediyordu. Bunun sonucu
idare edenle idare edilen arasında çıkan çatışma uzun süreçli bir mücadele
olmuş; sonunda yenilikçi, ilerici ve vatansever güçler başarıya ulaşmışlardır.
19. yüzyılın ilk yıllarında
Hindistan politik anlamda bir kaosa düşmüştü. Müslümanlar, Hindular ve
Sikhlerin sürekli çatışmalar ülkede büyük kargaşa yaratmıştı. Hepsi de
İngilizlerin kendileri için büyük tehlike arz ettiğini biliyorlardı, ancak bir
araya gelemediler. Karşılıklı rekabetleri İngiliz gücünün gelişmesini besledi
ve bu şartlar İngilizleri iktidara taşıdı.
Delhi’de Hint-Türk
İmparatoru bu perişanlığın kalıntıları arasında hükmünü sürdürmeye çalışıyordu.
İmparatora ait otorite sadece geçmişin bir gölgesiydi ve imparator sürekli
tahttan indirilme korkusuyla yaşıyordu. Aurangzeb’in (1658-1707) ölümünden
sonra sağları idare mekanizmanın çöküşü Hint-Türk İmparatorluğu’nun çözülmesine
yol açmıştı. İngilizler artık yıllarca sürdükleri siyasi, sosyal, kültürel ve
dini faaliyetlerinin sonuçlarını almışlar ve Hindistan’da tek söz sahibi
durumuna gelmişlerdi.
Müslümanlar
Hıristiyanlaştırılma korkusuyla batı eğitiminden uzak duruyorlardı. Dr. Tara
Chand’a göre; Müslümanların zihinleri orta çağa ait inanışlara gömülmüştü ve
onlar batıdan gelecek saldırılara karşı koymaya hazırlıklı değillerdi3. Mektep ve medreselere sadakatle bağlı
kalarak batı eğitimini tamamen gözardı ettiler. Öte yandan Hindular Raja Ram
Mohan Roy’un (1772-1833) liderliğinde batı eğitim ve öğrenimine uyum
sağlamışlardır. Hint Rönesansının haklı olarak öncüsü sayılan Roy4, eski ve modern bilgilerin uzlaşmasının
temsilciliğini yaptı.
Bu durumda İngilizler
Hinduları kendilerin daha yakın buldular, bilinçli olarak Hindulardan yana bir
politika izlediler ve iki toplumun arasını açtılar. Sir William Hunter’ın;
“kendi sundukları eğitim sisteminin Hinduları yüzyılların uykusundan
uyandırdığı milli hislerini canlandırdığı, geleneklere karşı getirdiği ve Müslüman
dinine nefret ettirdiği”5 sözleri de
bunu doğrulamaktadır.
19. yüzyılın ikinci yarısı
geçtikten sonra İngiliz ordusunda savaşmak üzere tutulmuş Hintli askerler
arasındaki hoşnutsuzluklar artmaya başlamıştı. İngiliz ordusundaki
Müslümanlar yabancı idarecilerin sinsi
ve hainci usullerle dinlerini de değiştirmelerinden korkuyorlardı. Bu endişe
yavaş yavaş patlama noktasına gelmişti. Müslüman askerler 1857 yılında İngiliz
idarecilere karşı bağımsızlık
mücadelesine başladılar. Müslümanlar arasında idrak sahibi olanlar kurnaz ve
kuvvetli İngilizler karşısında böyle bir ayaklanmanın başarı şansının az
olduğunu anlamışlardı. Bunlar ayaklanmanın başarı kazanması için askerleri
sessizce desteklemekteydiler,ancak bu ayaklanma İngilizlerin başarısıyla
sonuçlandı ve en büyük zararı da Müslümanlar gördü.
İsyanın başarısızlığa
uğraması pek çok cana mâl olduğu gibi Hindistan’daki bütün Müslümanların
İngiliz idarecilerin gazabını üzerlerine çekmesine sebep oldu. Her Müslümanı
kuvvetli bir düşman olarak gören yabancı idareciler tarafından atalarında kalma
arazi ve evlerinin müsadere edilmesi sonucu bir çok varlıklı aileler bir gece
içinde bir kuruşa muhtaç duruma getirildiler. Ünlü Urdu şairi Mirza Galib
(1797-1869), arkadaşlarından birine şöyle yazmıştır6; “Bunu bir mübalağa sanmayın; zengini,
fakiri hepsi mahvoldu. Kalanlar da kovuldu. Toprak sahipleri, emekliler,
asiller, edebiyatçılar, her birine Delhi’de
rastlamadı. Ayrıntıları yazmaktan korkuyorum.”
Bir kısım yerli halkla
işbirliği yapmaksızın hiçbir yabancı kuvvetin idaresini sürdüremeyeceğini çok
iyi bilen İngilizler Müslümanları bir tarafa iterek Hinduları hoşnut edecek
eğitim-öğretim ve idare politikası üzerinde çalışmaya başlamışlardı. Bununla
ilgili olarak H.T. Lambrick şöyle yazmaktadır7;
“Müslümanlara Britanya ve Hindistanlığın tabi düşmanı olarak bakılmaktaydı.”
1857 ayaklanması sadece bir
toplumun ayaklanması değildi; aksine eski ve yeni değerlerin, farklı
kültürellerin, farklı siyasi sistemlerin çarpışmasıydı. Bu çatışma Hint
yarımadasında pek çok değerin alt üst olmasını beraberinde getirdi.
Edebiyatçılar ve aydın kesim bu sosyal kültürel sarsıntıyı en iyi hissedenlerdi.
Toplumsal değerler modern dünyaya ayak uyduracak şekilde değişmek zorundaydı.
Dolayısıyla yeni düşünce tarzları, yeni eğitimler doğmaya başladı.
Müslümanlar yenilginin
sonuçlarını çok acı şekilde çekiyorlardı. Bu durum hakkında Sir W.W. Hunter
şöyle yazmıştır8; “Şimdi Kalküta’da Müslümanların
kapıcılık, odacılık, mürekkep doldurma ve kalem tamiri dışında daha iyi bir iş
bulabilme imkânları hakikaten çok azalmıştır.” Müslümanların bu durumuna karşın
İngilizlerin zaferi Hinduları hiç etkilememişti. Bütün Hindistan Kongresi’nin
entelektüel bir lideri olan Dr. Pattabi Sitaramayya’nın sözleriyle9; “Asiller, bilhassa Müslüman asilzadeleri
tamamıyla yok edilmiş ve 1857 senesinde olduğu gibi gelecekte yapılacak bir toplantıya
ön ayak olabilecek şöhretli herhangi bir kişi kalmamıştı. İngiliz idaresi bir
takdiri ilâhi olarak kabul edilmiş ve Hindistan, milli özelliklerimizden biri
olan teslimiyetle sessizliğe kavuşmuştu.”
Müslümanların böylesine
zorlukları yaşadıkları o günlerde Seyid Ahmed Han isimli, ileri görüşlü bir
kişi dünyaya gelmişti. Ahmed Han okulda olduğu kadar, daima büyük gerilim
altında bulunan siyaset hayatında başarılı bir kimseydi. Dindaşlarına karşı
derin sevgi ve saygı besleyen Ahmed Han Müslümanların, başarısız ayaklanmadan
daha kötü durumlarla karşılaşmaları ihtimalini düşünerek, İngilizlerle açık bir
savaşa girmemelerini öğütlemişti. O İngilizleri, Müslümanlara nefretle değil
fakat sevgi ve saygı ile davranmaları hususunda ikna etmeye çalıştı; aynı
zamanda değişik şartlar içinde ilerleyebilmek için Müslümanlardan zorunlu olan
batı öğrenim şeklini içtenlikle benimsemelerini, geçirdikleri son acı
tecrübeden faydalanmalarını istedi.
Ahmed Han 1817 yılında
Delhi’de doğdu. Muhammed Muttaki’nin oğlu olan Ahmed Han Hint - Türk
İmparatorluğuna hizmet etmiş saygın bir aileden geliyordu. Diğer günün gençleri
gibi o da zor şartlarda yetişmiş, on dokuz yaşında evlenmiş ve sonraları az çok
Arapça, Farsça, matematik ve teoloji konularında bilgi sahibi olmuştu.
Ayaklanmadan sonra Müslüman toplumunun çöküşünden öyle rahatsız olmuştu ki
Mısır’a göç etmeyi bile plânladı, ancak dindaşlarının daha kötü duruma
düşebilecekleri korkusu onu engelledi10.
1838’de babasının ölümünden sonra Doğu Hindistan Şirketi’nin Delhi’deki
adliyesinde işe başladı. Bir yıl sonra Agra adliyesine geçti. 1841’de yargıçlık
sınavlarında başarılı oldu ve Miyanpuri’de yargıçlık görevine başladı. 1876’da
emekli oluncaya dek çeşitli şehirlerde sürdürdü, diğer yandan da eserlerini
yayınlamaya başladı. Onun edebi kariyeri 1847’de yazdığı Asar-us-sanadid (Eski
Eserler) adlı eseridir. Bu eser, 1864’te Fransızca’ya çevrildikten sonra ona
Kraliyet Asya Topluluğu’nun bir üyesi olması şansını sağlamıştı11. Bu eserinde ayaklanmanın nedenlerini
analiz etti ve İngilizlerin sert ve haksız politikalarını ortaya koydu12.
Ahmed Han ayaklanmadan sonra
üstleneceği çetin görev için hazırlandı. Gerçekleşen ayaklanma onu daha çok
kamçılamış ve toplumu için elinden gelenin en iyisini yapması için güç
sağlamıştı. Müslümanların politik düşünceleri Ahmed Han’ın himayesi altında
yeni bir şekil almaya başlayacaktı. O hem orta sınıfın, hem de toplumun ilerici
kesiminin lideriydi. Zamanın ruhunu anlatabilen gerçek duygular içindeydi. O,
eğitimin siyasetin kaçınılmaz bir sonucu düşüncesiyle temelinde şu maddeleri
içeren bir program izlemeye başladı13.
1-) Batı eğitimini ve
bilimini tereddütsüz kabul etmek ve batı tarzında yeni bir eğitim öğrenim
kurumu kurmak,
2-) Değişen şartlar
doğrultusunda dine ve kutsal kitaplara akılcı bir yorum getirmek,
3-) İdarecilerle Müslümanlar
arasındaki uçurumu kapatmak için köprüler oluşturmak.
Ahmed Han hayatını aşağı
yukarı dört dönemde yaşadı14. Hayatının
ilk yirmi yılı (1817-1837) fazla önemli değildi ve bu yıllar onun gençlik dönemleriydi.
Yirminci yılın ikinci bölümü (1837-1857) İngiliz hükümetindeki görevleriyle
başladı ve önemli ilerlemeler kaydetti. Edebi faaliyetlere başlayıp önemli
birkaç yayını oldu. Tam bu sırada ayaklanma başladı. Sonraki yirmi yılda yani
üçüncü dönemde (1857-1877) resmi bir yargıç olarak çalıştı ve tayin edildiği
yerlerde bilimsel dernekler kurmak suretiyle eğitim-öğrenimle yakından
ilgilenmeye başladı. İngiliz eğitim sistemi hakkında bilgi elde etmek ve aynı
yöntemi Hindistan’da uygulamak için Londra’ya gitti. Yirmi yıldan daha az süren
dördüncü bölüm (1877-1898) onun eğitsel, siyasi ve dini faaliyetleri konusunda
en göze çarpan dönemiydi ki, tüm deneyimlerini dindaşlarına ve vatandaşlarına
içtenlikle aktarmak için kullandı. Ona “Sir” ünvanının verildiğin dönemde de bu
dönemdi. Edinburg Üniversitesi tarafından ona “L.L.D.” derecesi verildi.
Hükümete vefalı olarak
politikacı rolünü Ahmed Han başarıyla oynadı. Bunu dini bir görev olarak
görüyordu. Yanında daima liberal görüşlü kişiler olmuştur. Birkaç kere
dinsizlik ve her zamanın adamı olmakla suçlanmıştır. Ancak sadece Müslümanların
geleceği için çalışmıştır. Bunun için İngiliz hükümetinin yanında olması
gerekiyordu15. O Hint Müslümanlarının
kendilerini zamanın gerisinde kalmış düşüncelere mahkum eden,
muhafazakarlıkları nedeniyle acı çektiklerine inanıyordu. İngiliz öğrenim
sistemi yoluyla onları kabuklarından çıkarmak istiyordu. Böylece belli başlı
İngilizce eserlerini Urduca’ya çevirmesi için Scientific Society’i (Bilimsel
Dernek) kurdu. Bu Hindistan’ı batıya açan Rönesans Devrinin ilk izlenimleriydi16. Bu dernek aynı zamanda nadir ve
değerli doğu eserlerinin yayınlanmasıyla da görevlendirildi17. Tarih, felsefe ve sosyo-ekonominin
ilerlemek isteyen bir toplum için öğrenilmesini Ahmed Han zorunlu saydı18.
1864’te Ahmed Han Aligarh’a
tayin edildiğinde derneğin bürolarını da Aligarh’a yanına nakletti. Dernek onun
rehberliğini pek çok önemli İngilizce çalışmanın Urduca çevirilerini yayınladı
iki yıl sonra 1866’da dernek Aligarh Institute Gazette (Aligarh Enstitüsü
Gazetesi) adlı haftalık bir gazete yayınlamaya başladı19. Sonraları haftada iki defa olmak üzere
Ahmed Han yaşadığı sürece yayınlandı20.
Gazete; görüşlerini İngiliz hükümeti, Hintlilere de İngiliz idare sistemini
sunmayı tasarlamıştı. Eğitsel, sosyal ve siyasi makaleler sürekli bir şekilde
bu gazetenin sütunlarında yer alıyordu. Aynı yıl Ahmed Han’a genel vali Lord
Lowrence tarafından altın Madalya Macaulay’ın çalışmasının bir nüshası verildi21.
Ahmed Han 1869’da iki oğlu,
Seyyid Hamid ve Seyyid Mahmud ile, İngiltere’ye gitti. Oğlu Mahmud’u
Cambdirge’ye göndermeye kadar vermişti. Kendisi de Cambdirge ve Oxford
Üniversitelerinin sistemlerini incelemek ve geri dönüşünde aynı tarzda bir
üniversiteyi Hindistan’da kurmayı planlıyordu. İngiltere’de karşılaştığı Avrupa
medeniyeti onu hayrete düşürmüştü. Londra’da ilk olarak “Hindistanlılar” isimli
bir makale yazdı22. Sonra Sir William
Muir’in “Life of Mohammed (Muhammed’in Hayatı)” adlı eserine cevaben kitapçıklar
serisi yayınladı. Eser Urduca olarak da yayınlandı ve Hindistan’da büyük ün
kazandı23. On yedi aylık Londra
ziyaretinden sonra Hindistan’a geri döndü ve eğitim-öğrenim programını coşkuyla
başlattı. Programı genişti ve tüm hayatı kapsıyordu. Kendi içinde bulunduğu
toplumu sıkıcı ve renksiz olarak görüyordu ve bu topluma mümkün olduğunca ışık
ve güzellik katmaya çalışıyordu.
Ahmed Han’a göre
Müslümanların batı eğitim-öğrenimine tepkilerinin ana sebebi dar
kafalılıkları,muhafazakârlıklarıydı. O kökten çözüme yönelmesi gerektiğini
düşündü, ayrıca Müslüman çocuklara sadece yüksek eğitim ve öğrenim vermek
yeterli de değildi; onlara milliyetçilik ve kardeşlik ruhu da aşılanmalıydı.
İngilizlerin Hindistan’da
uyguladığı sömürgecilik politikasına karşı Ahmed Han tarafından başlatılan,
birçok yazarın yardımıyla gelişen bilinçlenme, eğitim-öğrenim faaliyetleri
Aligarh hareketi olarak adlandırılır. Ahmed Han ve arkadaşları toplumu kendi
kendine yetebilen, çağdaş bir topluma dönüştürme bilincini sağlamayı amaçlamışlardır.
Ahmed Han’ı çalışmalarında; Maulana Hüseyin Azad (1830-1910), Nezir Ahmed
(1936-1912), Mehdi Ali Muhsun-ul-Mulk (1937-1907), Altaf Hüseyin Hali
(1937-1914), Muştak Hüseyin Vakar-ul-Mulk (1839-1917), Molvi Çarag Ali
(1844-1895), Ekber Allahabadi (1846-1921), Şibli Naumani (1857-1914) gibi
yazarlar önemli eserler kaleme alarak yalnız bırakmamışlardır ve topluma
yararlı olmayı başarmışlardır.
Londra’da bulunduğu günlerde
Hindistan’a döndüğünde, 18. yüzyılda yayınlanmış olan Tatler ve Spectator
çizgilerinde (Addison ve Steele tarafından yayınlanan)24, düşüncelerini yaymak amacıyla bir dergi
yayınlamaya kadar vermişti. Londra’dan arkadaşı Muhsun-ul-Mulk’e plânları
hakkında bir mektup yazdı. Farsça olarak “Tehzib-ul-Ahlak” (Ahlak’ın Islahı) ve
İngilizce olarak “Social Reformer “ (Sosyal Reformcu) adını verdiği dergiyi
yayınlamaya başladı (1870)25. Bu dergi
sadece Müslümanların dini ve sosyal yaşamları ile ilgili makaleleri içerecekti26.
İngiltere’den ayrılmadan
önce Ahmed Han’ın önemle üstünde durduğu konu batı tarzı öğrenim üzerindeydi,
fakat Hindistan’a geri döndüğünde batı öğrenimiyle ile birlikte batı kültürünün
de bir ölçüde kabul edilmesine önem verdi. İngiltere’den ayrılmadan önce üç
maddelik bir proje getirmişti27:
1-) Müslümanların batı
sanatlarını ve ilimlerini öğrenmeye karşı önyargılarını gidermek için gerekli
önlemlerin alınması,
2-) Müslümanların batı
eğitim ve öğreniminden niçin yararlanmak istemediklerinin incelenmesi,
3-) Hindistan’da bir
Müslüman üniversitesi kurmak için yardım toplanması.
Bu çalışmalar onun sadece
yapacaklarının bir parçasıydı. 1870 yıllarının sonlarına doğru Ahmed Han batı
çizgisinde bir kolej kurma konusunda Müslümanları kendisiyle işbirliği içinde
olmaları yolunda teşvik etti. Davasında ısrar ederken o asla Müslümanların doğru
eğitim-öğreniminden uzaklaşmaları gerektiğini kastetmedi. Şöyle diyordu28; “Müslümanlar asla Arap dilini öğrenmekten
vazgeçmemeliler. Bu dil atalarımızın kutsal dilidir; fakat ekonomik gücümüze ve
rahat bir yaşama açılan vasıtalar İngiliz eğitim-öğrenimine bağlıdır. Bizler
buna gereken önemi vermeliyiz.”
Bu kolejin projesi
Müslümanlara Aligarh Institute Gazette’deki makaleler ile tanıtılmaya başlandı
ve 1877 yılında Aligarh’da Mohammeden Anglo-Oriental Collage (Aligarh
Koleji)’ni kurdu29. Kolejin sınıfları
kısa sürede zengin Müslüman ailelerin çocukları, politik şuura sahip orta
sınıfın daha üst kesimine mensup ailelerle daha mütevazı ailelerin çocuklarıyla
dolmuştu. Kurmuş olduğu kolej aynı fikir sahiplerinin bir toplanma yeri ve
liberalizm ile ilericiliğin bir sembolü olmuştur. Bu kolej Müslümanları,
batının genel anlamda uygarlığı ve özelliklede
modern eğitimini kabul etmeleri için ikna etmiş ve yaşamın her alanında
Müslümanlık ideolojisini billurlaştırmalarına gerçekten yardımcı olmuştur30.
Ahmed Han kurmuş olduğu bu
kolejin bir Müslüman üniversitesi haline getirilmesinin ne kadar gerekli
olduğunu biliyordu, fakat hayalleri gerçekleşemeden ölmüştü (1898). Aligarh’da
bir Müslüman üniversitesi kurulmasıyla ilgili yarım kalan çalışmalarına Navab
Muhsun-ul-Mulk ile Ağa Han31 bıraktığı
yerden devan ettiler ve uzun süren çalışmaları sonunda Ahmed Han’ın hayalini
gerçekleştirdiler.
Aligarh kolejin kuruluşundan
on yıl sonra Ahmed Han farklı yerlerde eğitim konferansları veren ve
Müslümanlar arasında Aligarh hareketinin fikirlerini yayan, ülke çapında
periyodik tutarlar düzenleyebilecek sağlam bir organizasyon kurulmadıkça, böyle
geniş bir ülkede hiçbir plânın tam olarak başarı sağlayamayacağını biliyordu.
Bu nedenle “All Indian Muhammadan Education Congress” (Tüm Hint Müslümanları
Eğitimi Kongresi) organizasyonunu tesis etti32.
1886’da Molvi Sami-ul-Lah Han’ın başkanlığı altında organizasyonun Aligarh’da
ilk toplantısı yapıldı. Aligarh’ın kongrenin merkezi olması ve onun şubelerinin
her şehirde açılması teklif edildi. Bu organizasyon öğrenimi yaygın hale
getirmek suretiyle Hint Müslümanlarının eğitim-öğrenim ve politik bakımlarından
gelişmelerinde en büyük rolü oynamıştır. Daha sonraları kongrenin Allahabad’da
yapılan toplantısında isminin “Mohammeden Educational Confrance” (Müslüman
Eğitim Konferansı) şekline çevrilmesine karar verildi33.
Aligarh Hint Müslümanlarının
politik gelişimleri için sadece bir kolej ve üniversite değil, aynı zamanda
yaşamın her kesiminde onların haklarını koruyabilmek için diğerlerinden ayrı
olarak, organize olmaları gerektiğini kendilerine hatırlatan bir hareket
olmuştur. Öte yandan bu üniversite sayesinde Müslümanlar arasında birçok
sosyal, öğretici ve politik liderlerin çıkması gerçekleşebilmiştir. Ahmed
Han’ın başlattığı ve Aligarh hareketi olarak adlandırılan bu hareket
diğerlerince sürdürülmüş ve Müslümanlığın ilerleme ve gelişmesiyle bir takım
müesseseler kurulmuş, konferanslar verilmiştir. Ağa Han şöyle yazmaktadır34. “Günümüz tarihinde üniversite bir ulusun
fikri ve ruhi bakımından uyanması ve gelişmesi için bir sıçrama tahtası olarak
büyük rol oynamaktadır... Fakat Aligarh’ın dışardan hiçbir yardım görmeksizin tamamen
kendi gayretlerimizle kurulmuş olduğunu gururla söyleyebiliriz ve keza,
Pakistan’ın hür ve bağımsız bir ulus olarak Aligarh Müslüman Üniversitesi
içinde doğduğunu belirtebiliriz.”
Ahmed Han’ın edebiyata
verdiği itici güç oldukça etkilidir. Kuzey Hindistan edebiyatında yeni bir çağ
başlatmıştır. Temel silahı olan modern eğitimi geçmişin büyüsünü kırmasına
yardım etmiş, miras kalmış eski düşüncelere ve otoriteye duyulan korkuya savaş
açmış, ortak bir duygu ve başarılı bir sonuç elde etmiştir. Urdu Dili ve
Edebiyatı Ahmed Han tarafından Aligarh’da başlatılan bu hareketle ilerleme ve
gelişme için büyük bir fırsat yakalamış ve bu fırsattan gerektiği şekilde
yararlanarak eski ve yeni arasında ne büyük farklar olduğunu açıkça
göstermiştir.
ESERLERİ35:
1-) Cam-ı Cem: Farsça olarak
yazdığı bu eserinde Timur’dan başlayarak son İmparator Bahadur Şah’a kadar olan
hükümdarların biyografisini kronolojik olarak vermiştir.
2-) Asar-us-Sanadid (Eski
Eserler): 1847’de yazdığı bu eseri Urduca’da arkeoloji dalında ilk eseridir.
Delhi’nin inşası ile ilgili olarak arkeolojik tarihini yansıtır. 1854’te eserin
ikinci baskısı yapılmıştır.
3-) Tarih-i Serkeş-i Bicnur
(Bicnur İsyanının Tarihi): Bicnur İsyanına ait bilgilerin bir arada toplandığı
bir eserdir. Mayıs 1857’den Nisan 1858’e kadar olan olaylar yazılmıştır.
4-) Tashih-i Ain-i Ekberi
(Ain-i Ekberi’nin Düzeltilmesi): 1. cildi 1855’te yayınlanan eserin 2. cildi
1857 ayaklanmasında kaybolmuştur.
5-) Tashih-i Tuzuk-i
Cihangiri (Tuzuk-i Cihangiri’nin Düzeltilmesi): Eserin düzeltilmiş nüshası
Ahmed Han tarafından ilk olarak Gazipur (1863) ve Aligarh’da (1864)
yayınlanmıştır.
6-) Tashih-i Tarih-i Firuz
Şahi (Firuz Şahi Tarihi’nin Düzeltilmesi): Bengal Asiatic Society’nin 1861’de
bu eserin düzeltilmesini istemesi üzerine Ahmed Han’ın yaptığı çalışmadır.
Eserde ayrıntılı bir de önsöz bulunur.
7-) Esbab-ı Bagavat-ı Hind
(Hint İsyanının Sebepleri): 1858 ayaklanmasının sebeplerini ortaya koyan bir
çalışmadır. İngilizce’ye de çevirisi yapılmıştır.
8-) Kimya-yı Saadet:
Gazzali’nin birkaç sayfasının Urduca çevirisidir.
9-) Hutubat-ı Ahmediyye: Sir
William Muir’in “Life of Mohammad” adlı eserine itiraz olarak yaptığı
çalışmasıdır. Eserin tümünde 17 mektup bulunmaktadır.
10-) Tehzib-ul-Ahlak
(Ahlakın Islahı): İngiltere dönüşünde Ahmed Han’ın çıkardığı dergidir (1870).
11-) Aligarh Institute
Gazette (Aligart Enstitüsü Gazetesi): 1866’da yayınlanmaya başlamıştır. Biri
Urduca, ikinci İngilizce çeviri yayınlayan iki sütunlu bir gazeteydi.
12-) Sefername-yi London
(Londra Gezisi): İngiltere dönüşü görüş ve izlenimlerini anlattığı eseridir.
13-) Loyal Muslims of India
(Hindistan’ın Sadık Müslümanları): 1860.
14-) Silsilet-ul-Muluk
(Hükümdarların Silsilesi): Ahmed Han geçmişte yaşamış hükümdarların
biyografisini bu eserinde toplamış ve Cam-ı Cem’in belgelerini de buna
eklemiştir.
15-) Tefsir-ul-Kuran
(Kuran’ın Tefsiri): Kuran’ın Urduca tercümesi ve tefsiridir. 1877’de yazmaya
başlamıştır.
16-) Kelimet-ul-Hak (1849):
Mürşidlik ve müridliğin mevcut durumu ile ilgili bilgiler ve tekke
geleneklerine itirazları içermektedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder